1340-1351 yılları arasında Avrupa’da büyük yıkıma yol açan veba salgınında farelerin bir suçunun bulunmayabileceği söylendi. Oslo ve Ferrara üniversitelerindeki araştırmacılardan oluşan bir ekip, kara vebanın büyük ölçüde insan pireleri ve vücut bitine atfedilmesi gerektiğini açıkladı.
Avrupa’da veba hakkında en çok söylenenlerden biri, fareler tarafından yayıldığıydı. Dünyanın bazı bölgelerinde, vebaya neden olan bakteri olarak adlandırılan Yersinia pestis, yabani kemirgenlerde ve onların pirelerinde uzun süre varlığını sürdürür. Buna da hayvan “rezervuarı” denir.
Proceedings of the National Academy of Sciences’ta (PNAS) yayımlanan son araştırmaya göre Avrupa’daki çevresel koşulların, vebanın uzun vadeli olarak hayvan rezervuarlarında hayatta kalmasını engellediğini görüyoruz. Peki tüm bunlara rağmen veba Avrupa’da nasıl bu kadar uzun süre varlığını sürdürdü?

Çalışma bize iki olasılık sunuyor: Birincisi, hastalık Asya rezervuarlarından sürekli gelmeye devam ediyordu. İkincisi, Avrupa’da kısa veya orta vadeli geçici rezervuarlar olabilirdi. Ya da bu iki senaryo da birlikte ilerleyip birbirini destekliyordu.
Bununla birlikte, Kara Veba’nın hızla yayılması ve sonraki birkaç yüzyılda ortaya çıkan salgınlarla yavaş hareket eden farelerin genellikle hastalıkların bulaşmasında kritik bir rol oynamamış olabileceğini düşündürdü.
Vebanın Avrupa’daki uzun süreli hayvan rezervuarlarında hayatta kalıp kalamayacağını anlamak için toprak özellikleri, iklim koşulları, arazi türleri ve kemirgen çeşitleri gibi faktörler incelendi. İncelemeye göre sonuçların hepsi, vebanın rezervuarlarda tutunup tutunmayacağını etkiliyor gibi görünüyor.
Örneğin, toprakta bakır, demir, magnezyum gibi bazı elementlerin yüksek konsantrasyonlarının yanı sıra yüksek toprak pH’ı (asidik alkali olsun), daha düşük sıcaklıklar, daha yüksek rakımlar ve daha düşük yağış, kalıcı rezervuarların gelişimini destekliyor gibi görünmekte.
Karşılaştırmalı analizimize göre yüzlerce yıllık vahşi kemirgenlerin veba rezervuarlarının, 1348 Kara Veba’sından 19. yüzyılın başlarına kadar var olma olasılığı, bugünki yapılan kapsamlı araştırmalara göre çok düşük.
Avrupa’da vebanın yayılmasında farelerin rolünü anlayıp daha derine inebilmek için, hastalığı farklı dönemleriyle karşılaştırabiliriz.
İlk veba salgını altıncı yüzyılın başlarında başladı ve sekizinci yüzyılın sonlarına kadar sürdü. İkinci salgın (Kara Ölüm dahil) 1330’larda başladı ve beş yüzyıl sürdü. Üçüncü bir salgın 1894’te başladı ve bugün Madagaskar ve Kaliforniya gibi yerlerde yaşamaya devam ediyor.
Bu salgınlar, çoğunlukla insanın lenfatik sistemini (vücudun bağışıklık savunmasının bir parçası olan) enfekte ettiği hıyarcıklı (bubonic) veba formunu içeriyordu. Pnömonik vebada ise bakteriler akciğerleri enfekte ediyordu.
İkinci pandeminin vebaları, karakterleri ve bulaşmaları bakımından yeni oluşan salgınlardan kök olarak farklıydı. İlk olarak, çarpıcı biçimde farklı ölüm oranları vardı. Bazı ikinci pandemik salgınlar %50’ye ulaşırken, üçüncü pandemik olanlar nadiren %1’i aştı. Avrupa’da üçüncü pandemi için ise rakamlar daha da düşüktü.
Ayrıca bu iki veba dönemi arasında farklı bulaşma oranları ve modelleri vardı. Orta çağın sonları ile günümüz (veya 19. yüzyılın sonları) arasında mal, hayvan ve insan taşıma sıklığı ve hızında büyük farklılıklar vardı. Yine de Kara Ölüm ve onu takip eden dalgaların çoğu şaşırtıcı bir hızla yayıldı.
Çağdaş vakanüvisler, doktorlar ve diğerleri tarafından tanımlandığı ve arşiv belgelerinden niceliksel olarak yeniden oluşturulduğu şekliyle, ikinci pandeminin vebaları, orta çağdaki diğer tüm hastalıklardan daha hızlı ve daha yaygın bir şekilde yayıldı. Gerçekten de, 1830’daki kolera salgınlarına veya 1918-20’deki büyük gribe kadar herhangi bir salgın hastalıktan daha hızlıydılar.
İkinci pandeminin Avrupa’daki çeşitli dalgalarının nasıl başladığına bakılmaksızın, hem vahşi hem de vahşi olmayan kemirgenler -her şeyden önce fareler- kıtadaki bulaşma hızından çok daha yavaş hareket ediyor.
Dahası, vebanın mevsimselliği de büyük farklılıklar gösteriyor. Üçüncü pandemik vebalar (nadir görülenler, özellikle pnömonik veba hariç), fare pirelerinin doğurganlık döngülerini yakından takip etmiş. Bunlar, nispeten nemli koşullarda (veba rezervuarlarının ilk kez oluşması için daha düşük yağış önemli olsa da) ve 10°C ile 25°C arasındaki bir sıcaklık bandında yükselir.
Buna karşılık, ikinci salgının vebaları, 1709-13 yılları arasında Baltık bölgelerinde görüldüğü gibi kış aylarını hıyarcıklı biçimde geçebilir. Ancak Akdeniz iklimlerinde, 1348’den 15. yüzyıla kadar veba, en sıcak ve en kurak aylarda yani Haziran veya Temmuz’da zirveye ulaşan bir hastalıktı. Düşük bağıl nem ve yüksek sıcaklıklar nedeniyle bu aylar, vebanın fareler veya insanlar arasında çıkması olasılığının en düşük olduğu aylardı.
Bu farklılıklar, vebanın hıyarcıklı formunun, insandan insana doğrudan çok daha verimli bir şekilde yayılabileceği yerde, bulaşması için yavaş hareket eden kemirgenlere bağlı olup olmadığı konusunda çok önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Bilim insanları bunun ektoparazitler (pireler ve muhtemelen bitler) nedeniyle veya insanların solunum sistemleri ve dokunma yoluyla meydana gelme ihtimalinin salgını farelerin bulaştırma ihtimalinden daha yüksek olduğunu belirtiyor.
Geçmişteki veba salgınlarında insanların ve farelerin oynadığı rolleri kesinleştirmek için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Ve bu çalışmanın ve diğerlerinin gösterdiği gibi bilim insanları ve tarihçiler birlikte çalıştıklarında ileriye doğru daha büyük adımlar atılabilir.
Derleyen: Ceren Korkmaz


