Ana Sayfa Blog Sayfa 9

TikTok’ta Yükselen Trend: Cyberdeck Akımı

Cyberdeck akımı, teknolojiyi sadece tüketilen bir ürün olmaktan çıkarıp kişisel üretim ve yaratıcılığın parçası haline getiren yeni bir dijital kültür eğilimi olarak öne çıkıyor.

Teknolojinin giderek daha standart ve tek tip hale geldiği bir dönemde, sosyal medyada dikkat çeken yeni bir akım ortaya çıkıyor. Kullanıcıların kendi bilgisayarlarını sıfırdan tasarladığı “cyberdeck” adı verilen cihazlar, özellikle TikTok’ta hızla yayılıyor ve farklı bir teknoloji anlayışını temsil ediyor.

Cyberdeck Nedir?

Cyberdeck, temel olarak kullanıcıların kendi ihtiyaçlarına ve zevklerine göre tasarladığı taşınabilir bilgisayar sistemlerini ifade ediyor. Bu cihazlar genellikle ekran, klavye ve küçük bir bilgisayar kartının bir araya getirilmesiyle oluşturuluyor. Ancak onları sıradan bilgisayarlardan ayıran şey teknik özelliklerinden çok tasarım ve yaklaşım oluyor.

Kavramın kökeni 1980’li yıllara, siberpunk edebiyatına kadar uzanıyor. William Gibson’ın Neuromancer adlı eserinde geçen bu cihazlar, büyük şirketlere karşı kullanılan kişisel teknoloji araçları olarak tasvir ediliyor. Zaman içinde bu fikir, gerçek dünyada DIY (kendin yap) kültürünün bir parçası haline geliyor.

TikTok ve Yeni Nesil Yorum

cyberdeck

Son dönemde bu konsept, özellikle TikTok üzerinden yeniden popülerlik kazanıyor. Londra merkezli içerik üreticisi Annike Tan, yani bilinen adıyla Ube Boobey, bu trendin öne çıkan isimlerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Tan’ın tasarladığı cyberdeck, klasik bir bilgisayar görünümünden oldukça uzak bir estetik taşıyor. Bir çanta içine yerleştirilen sistem; inci detaylar, altın süslemeler ve dekoratif öğelerle kişisel bir tasarıma dönüşüyor. Paylaşılan videolar milyonlarca izlenmeye ulaşıyor ve geniş bir kitleyi etkiliyor.

Bu içeriklerin ardından birçok kullanıcı kendi cyberdeck projelerini üretmeye başlıyor. Bazı örneklerde eski kutular, oyuncaklar veya gündelik nesneler bilgisayar kasasına dönüştürülüyor. Böylece teknoloji, sadece işlevsel bir araç olmaktan çıkıp yaratıcı bir ifade biçimine dönüşüyor.

Minimalizme ve Yapay Zekâya Tepki

Cyberdeck akımının yükselişi, sadece estetik bir trend olarak değerlendirilmiyor. Aynı zamanda günümüz teknoloji anlayışına yönelik bir tepki olarak görülüyor.

Modern cihazlar çoğunlukla minimal tasarıma sahip, standart üretim süreçlerinden geçen ve birbirine benzeyen ürünler haline geliyor. Yapay zekâ destekli sistemlerin yaygınlaşması da bu tekdüzeliği artırıyor. Cyberdeck üreticileri ise bu duruma karşı daha kişisel, özgün ve elle üretilmiş cihazlar ortaya koyuyor.

Bu yaklaşım, teknolojinin kullanıcıdan uzaklaşmasına karşı bir tür geri kazanım olarak öne çıkıyor. Kullanıcılar sadece tüketici olmaktan çıkıp üretim sürecine dahil oluyor.

Teknik Yapıdan Çok Kişisel İfade

Cyberdeck projelerinde kullanılan donanımlar genellikle oldukça basit bileşenlerden oluşuyor. Raspberry Pi gibi küçük bilgisayar kartları, küçük ekranlar ve kompakt klavyeler en yaygın tercih edilen parçalar arasında yer alıyor.

Ancak bu cihazların asıl değeri teknik gücünden değil, kişisel tasarım anlayışından geliyor. Her cihaz, sahibinin zevkini, estetik anlayışını ve yaratıcılığını yansıtıyor.

Örneğin bazı kullanıcılar cihazlarını retro bir bilgisayar gibi tasarlarken, bazıları tamamen fantastik veya sanatsal bir görünüm tercih ediyor. Bu çeşitlilik, cyberdeck kültürünü standart teknolojiden ayıran en önemli özelliklerden biri haline geliyor.

Yeni Bir Öğrenme Alanı

Bu akımın bir diğer önemli yönü ise teknolojiye yaklaşımı değiştirmesi oluyor. Cyberdeck yapan kişiler, cihazlarını oluştururken donanım, yazılım ve elektronik konularında doğrudan deneyim kazanıyor.

Günlük hayatta kullanılan birçok cihazın nasıl çalıştığı genellikle bilinmezken, bu tür projeler kullanıcıyı sürecin içine çekiyor. Böylece teknoloji sadece kullanılan bir araç değil, öğrenilen ve geliştirilen bir alan haline geliyor.

Yerine Geçmekten Çok Alternatif Sunmak

Cyberdeck cihazlarının amacı, akıllı telefon ya da dizüstü bilgisayarların yerini almak değil. Bu cihazlar daha çok hobi, deneyim ve yaratıcı üretim aracı olarak öne çıkıyor.

Kullanıcılar günlük ihtiyaçlarında yine standart cihazları tercih ediyor. Cyberdeck ise daha çok kişisel projeler, oyunlar, offline içerik kullanımı ya da deneysel çalışmalar için kullanılıyor.

Bu yönüyle cyberdeck, teknolojinin alternatif bir yüzünü temsil ediyor. İşlevsellikten çok deneyim ve üretim süreci ön plana çıkıyor.

Dijital Kültürde Yeni Bir Yön

Cyberdeck akımı, dijital kültürde daha geniş bir değişimin parçası olarak görülüyor. İnsanlar giderek daha fazla kişiselleştirilmiş ve anlam taşıyan teknolojilere yöneliyor.

Tek tip ürünler yerine özgün tasarımlar, hazır çözümler yerine üretim süreci önem kazanıyor. Bu durum, özellikle genç kullanıcılar arasında teknolojiye bakışın değiştiğini gösteriyor.

Cyberdeck trendi, teknolojinin yalnızca tüketilen bir ürün değil, aynı zamanda yaratılan bir deneyim olabileceğini ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, standartlaşmış dijital dünyaya karşı daha özgün ve kişisel bir alternatif sunuyor. Yaygın kullanıma geçip geçmeyeceği belirsizliğini korusa da, teknolojiyle kurulan ilişkiyi yeniden şekillendiren bir hareket olarak dikkat çekiyor.

“Yeni Ozempic” Olarak Tanıtılan Peptid: Retatrutide

0

Kilo verme tedavilerinde yeni nesil ilaç arayışları sürerken, “yeni Ozempic” olarak anılan deneysel bir peptid olan Retatrutide hem güçlü etkileri hem de ciddi riskleriyle dikkat çekiyor.

Kilo verme tedavileri son yıllarda GLP-1 tabanlı ilaçlarla büyük bir dönüşüm geçirirken, piyasada “yeni nesil Ozempic” olarak anılan deneysel bir peptid dikkat çekiyor. Retatrutide adıyla bilinen bu molekül, güçlü etkileri nedeniyle sosyal medyada hızla popülerleşse de henüz onaylanmış bir ilaç değil ve ciddi bir risk alanı oluşturuyor.

Retatrutide Nedir?

Retatrutide, vücutta iştah, metabolizma ve kan şekeri üzerinde etkili olan hormon sistemlerini hedefleyen deneysel bir peptid olarak tanımlanıyor. GLP-1, GIP ve glukagon olmak üzere üç farklı hormonal yolu aynı anda etkileyerek çalışıyor. Bu yönüyle mevcut kilo verme ilaçlarına kıyasla daha güçlü bir etki potansiyeli taşıyor.

GLP-1 sistemi, iştahın azalmasına ve mide boşalmasının yavaşlamasına yardımcı olurken; GIP ve glukagon sistemleri enerji dengesi ve yağ metabolizması üzerinde rol oynuyor. Bu üçlü etki mekanizması sayesinde retatrutide, hem daha az yeme isteği hem de daha yüksek enerji harcaması oluşturmayı hedefliyor.

Klinik Deneylerde Görülen Etkiler

Retatrutide

Erken aşama klinik çalışmalarda elde edilen sonuçlar oldukça çarpıcı. Kontrollü tıbbi ortamlarda uygulanan yüksek dozlarda, katılımcıların 48 hafta içinde vücut ağırlıklarının yüzde 20’sinden fazlasını kaybettiği rapor ediliyor.

Bu oran, mevcut GLP-1 tabanlı ilaçlardan daha yüksek bir kilo kaybı potansiyeline işaret ediyor. Ancak bu sonuçlar yalnızca klinik araştırma koşullarında, sıkı tıbbi gözetim altında elde ediliyor. Gerçek yaşamda kontrolsüz kullanımda aynı güvenlik ve etki profili garanti edilmiyor.

İnternette Yayılan Kullanım ve Kontrolsüz Erişim

Retatrutide’in en büyük sorunlarından biri, resmi olarak onaylanmamış olmasına rağmen internet üzerinden yasa dışı şekilde satılması. Sosyal medya ve çeşitli çevrimiçi platformlar üzerinden erişilen bu ürünler, genellikle “araştırma amaçlı” etiketiyle pazarlanıyor.

Bu durum, doz kontrolü, saflık ve içerik güvenliği açısından ciddi riskler doğuruyor. Ürünlerin yanlış doz içermesi, kirlenmiş olması veya tamamen sahte çıkması ihtimali bulunuyor. Bu nedenle sağlık otoriteleri, bu tür ürünlerin kullanımına karşı uyarılarda bulunuyor.

Yan Etkiler ve Sağlık Riskleri

Araştırmalarda en sık görülen yan etkiler arasında mide-bağırsak sistemi problemleri yer alıyor. Bulantı, kusma, ishal ve kabızlık gibi şikayetler kullanıcılar arasında yaygın şekilde rapor ediliyor.

Bazı vakalarda bu yan etkiler hafif seyrederken, bazı kişilerde ciddi düzeylere ulaşabiliyor. Hatta nadir de olsa ölümle sonuçlanan bir olayın incelendiği belirtiliyor, ancak bu durumun doğrudan ilaçla ilişkisi henüz netlik kazanmış değil.

Kas Kaybı, Ruh Hali ve Sosyal Etkiler

Hızlı kilo kaybı yalnızca yağ kaybı anlamına gelmiyor. Özellikle yetersiz beslenme veya egzersiz yapılmadığında kas kütlesinde azalma görülebiliyor. Bu durum, estetik amaçla kullanım yapan kişiler için istenmeyen sonuçlar doğurabiliyor.

Bunun yanında iştah baskılanması sadece fiziksel değil, psikolojik etkiler de yaratabiliyor. Bazı kullanıcılar yemek yeme isteğinin azalmasıyla birlikte sosyal ilişkilerde ve motivasyonda değişiklikler yaşandığını ifade ediyor.

Düzenleyici Kurumların Uyarıları

Sağlık otoriteleri, onaylanmamış peptidlerin kontrolsüz kullanımına karşı ciddi uyarılar yayınlıyor. Özellikle internet üzerinden “araştırma kimyasalı” adıyla satılan ürünlerin insan kullanımı için güvenli olmadığı vurgulanıyor.

Bu tür ürünlerin hem bireysel sağlık hem de halk sağlığı açısından risk oluşturduğu belirtiliyor.

“Yeni Nesil Kilo Verme İlaçları” Tartışması

Retatrutide gibi deneysel moleküller, kilo verme ilaçlarının geleceğine dair büyük bir beklenti yaratıyor. GLP-1 tabanlı ilaçların başarısı, daha güçlü ve çoklu mekanizmaya sahip yeni ilaçlara ilgiyi artırmış durumda.

Ancak bu gelişmeler aynı zamanda önemli bir gerçeği de ortaya koyuyor: Etkisi güçlü olan her yeni molekül, daha karmaşık riskleri de beraberinde getiriyor.

Retatrutide, kilo kaybı alanında dikkat çekici sonuçlar sunabilecek deneysel bir molekül olarak öne çıkıyor. Ancak onaylanmamış yapısı, kontrolsüz erişim ve potansiyel yan etkiler nedeniyle ciddi bir risk profili taşıyor. Klinik araştırmalar ilerledikçe bu molekülün gerçek güvenlik ve etkinlik sınırları daha net şekilde ortaya çıkacak, ancak mevcut durumda kontrollü kullanım dışında değerlendirilmesi sağlık açısından önemli tehlikeler içeriyor.

Sonuç olarak retatrutide gibi deneysel peptidler, kilo verme tedavilerinde güçlü bir potansiyel sunsa da henüz onay sürecini tamamlamamış olmaları nedeniyle ciddi belirsizlikler içeriyor. Klinik araştırmalarda elde edilen etkileyici sonuçlar umut yaratırken, kontrolsüz ve internet üzerinden erişim sağlanan versiyonlar önemli sağlık riskleri barındırıyor. Bu durum, yeni nesil metabolizma ilaçlarının geleceğinde yalnızca etkinliğin değil, güvenlik ve düzenleyici denetimin de belirleyici olacağını gösteriyor.

Billie Eilish’in Sürdürülebilir “Yeşil Turne” Deneyi: Müzik Endüstrisinde Çevre Odaklı Dönüşüm

Billie Eilish’in “yeşil turne” yaklaşımı, müzik endüstrisinde büyük ölçekli konserlerin çevresel etkilerini azaltmaya yönelik en dikkat çekici sürdürülebilirlik denemelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Küresel müzik endüstrisi, dev turneler ve büyük prodüksiyonların çevresel etkileri nedeniyle uzun süredir tartışma konusu haline gelmiş durumda. Billie Eilish’in “Hit Me Hard and Soft” turnesi ise bu tartışmalara somut bir yanıt üretme girişimi olarak öne çıkıyor. National Geographic ve farklı çevre odaklı kaynaklarda yer alan değerlendirmeler, bu turnenin yalnızca bir konser serisi değil, aynı zamanda sürdürülebilirlik uygulamalarının test edildiği bir saha çalışması niteliği taşıdığını gösteriyor.

Büyük Turnelerin Çevresel Maliyeti

Canlı müzik etkinlikleri, sanatçılar için kültürel ve ekonomik açıdan büyük bir değer taşırken, çevresel açıdan yüksek bir maliyet oluşturuyor. Sahne kurulumları, ışık sistemleri, ses ekipmanları ve lojistik taşımalar ciddi miktarda enerji tüketimine neden oluyor. Buna ek olarak turne ekiplerinin ve izleyicilerin şehirler arası ve ülkeler arası seyahatleri, toplam karbon emisyonunun en büyük bölümünü oluşturuyor.

Araştırmalar, büyük ölçekli turnelerin tek başına binlerce ton karbon salımına yol açabileceğini ortaya koyuyor. Özellikle özel jet kullanımı, kamyon taşımacılığı ve tek kullanımlık plastik tüketimi bu etkinin temel kaynakları arasında yer alıyor. Bu durum, müzik endüstrisinde sürdürülebilirlik tartışmalarını daha görünür hale getiriyor.

Billie Eilish’in Çevre Odaklı Yaklaşımı

müzik

Billie Eilish, kariyerinin başından itibaren çevre duyarlılığıyla bilinen sanatçılar arasında yer alıyor. Vegan yaşam tarzı, hızlı moda karşıtı duruşu ve çevresel aktivistlerle yaptığı iş birlikleri bu yaklaşımın temelini oluşturuyor. “Yeşil turne” konsepti de bu çizginin sahneye taşınmış hali olarak değerlendiriliyor.

Turne sürecinde yalnızca müzik performansı değil, organizasyonun her aşaması çevresel etki gözetilerek yeniden tasarlanıyor. Bu yaklaşım, müzik endüstrisinde nadir görülen bütüncül bir sürdürülebilirlik modeli ortaya koyuyor.

Tek Kullanımlık Ürünlerin Azaltılması

Turne kapsamında en dikkat çeken değişikliklerden biri tek kullanımlık plastiklerin kullanımının büyük ölçüde sınırlandırılması oluyor. Konser alanlarında plastik şişeler yerine yeniden doldurulabilir su istasyonları kuruluyor. Seyircilere kendi şişelerini getirme çağrısı yapılıyor.

Ayrıca sahne arkasında kullanılan ekipmanların büyük kısmı geri dönüştürülebilir veya yeniden kullanılabilir malzemelerden seçiliyor. Bu uygulamalar, konserlerin oluşturduğu atık miktarını azaltmayı hedefliyor.

Vegan ve Bitki Bazlı Beslenme Vurgusu

Turne organizasyonunda gıda tercihleri de sürdürülebilirlik perspektifine göre düzenleniyor. Et tüketiminin çevresel etkileri göz önünde bulundurularak bitki bazlı menüler ön plana çıkarılıyor. Vegan yemek seçenekleri hem ekip hem de seyirci alanlarında genişletiliyor.

Bu yaklaşım, özellikle büyük etkinliklerde gıda üretiminin karbon ayak izini azaltmaya yönelik önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda hayranlara çevresel etkisi düşük beslenme biçimleri hakkında farkındalık kazandırılıyor.

Ulaşım ve Karbon Ayak İzi Yönetimi

Turne süreçlerinde en yüksek karbon emisyonunun ulaşımdan kaynaklandığı biliniyor. Billie Eilish’in turnesinde bu sorunu azaltmak için farklı stratejiler uygulanıyor. Konserlere ulaşımda toplu taşıma seçenekleri teşvik ediliyor ve dijital platformlar üzerinden en düşük emisyonlu rotalar öneriliyor.

Google Maps gibi uygulamalarla yapılan iş birlikleri sayesinde izleyicilere yürüyüş, bisiklet ve toplu taşıma alternatifleri sunuluyor. Bu yaklaşım, bireysel ulaşım tercihlerinin çevresel etkisini azaltmayı hedefliyor.

Geri Dönüşüm ve Atık Yönetim Sistemleri

Turne boyunca oluşan atıkların yönetimi de önemli bir başlık olarak öne çıkıyor. Plastik, metal ve organik atıklar ayrıştırılarak geri dönüşüm sistemlerine yönlendiriliyor. Sahne arkasında kullanılan malzemeler de mümkün olduğunca yeniden kullanım esasına göre planlanıyor.

Bazı konserlerde, binlerce plastik şişenin çöpe gitmesi engellenerek geri dönüşüm zincirine dahil edildiği belirtiliyor. Bu sistem, büyük etkinliklerde atık yönetiminin planlı şekilde uygulanabileceğini gösteriyor.

Sürdürülebilir Merch ve Moda Yaklaşımı

Turne kapsamında satılan ürünler de çevresel etkiler göz önünde bulundurularak üretiliyor. Tişörtler, çantalar ve diğer ürünler geri dönüştürülmüş kumaşlardan hazırlanıyor. Baskı süreçlerinde çevre dostu boyalar tercih ediliyor.

Bu yaklaşım, hızlı moda eleştirileriyle de paralel ilerliyor. Hayranlara yalnızca bir konser hatırası değil, aynı zamanda daha bilinçli tüketim alışkanlıkları kazandırılması amaçlanıyor.

Teknoloji ve Veri Kullanımı

Turne organizasyonunda sürdürülebilirlik yalnızca fiziksel uygulamalarla sınırlı kalmıyor. Veri analizi ve dijital araçlar da süreç yönetiminde önemli rol oynuyor. Enerji tüketimi, ulaşım yoğunluğu ve atık miktarı gibi veriler düzenli olarak analiz edilerek optimizasyon sağlanıyor.

Bu sayede hangi uygulamaların daha etkili olduğu belirleniyor ve turne ilerledikçe çevresel performans iyileştiriliyor.

Hayran Kültürü Üzerindeki Etki

Billie Eilish’in sürdürülebilirlik odaklı yaklaşımı, hayran kitlesi üzerinde de önemli bir etki yaratıyor. Genç izleyiciler arasında çevre bilinci artıyor ve günlük yaşamda daha sürdürülebilir tercihlere yönelim gözlemleniyor.

Sosyal medya üzerinden yayılan içerikler, bu farkındalığın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor. Böylece turne yalnızca bir müzik etkinliği değil, aynı zamanda bir eğitim ve bilinçlendirme alanına dönüşüyor.

Müzik Endüstrisi İçin Yeni Bir Model

Bu turne, müzik endüstrisinde sürdürülebilirlik açısından yeni bir model olarak değerlendiriliyor. Diğer sanatçılar ve organizatörler için örnek teşkil eden uygulamalar, gelecekte daha çevre dostu turnelerin mümkün olabileceğini gösteriyor.

Bazı sanatçılar benzer yöntemleri kendi projelerine uyarlamaya başlamış durumda. Bu durum, endüstri genelinde bir dönüşüm sürecinin başladığını işaret ediyor.

Billie Eilish’in “yeşil turne” yaklaşımı, müzik endüstrisinde çevresel etkilerin azaltılmasına yönelik kapsamlı bir deney niteliği taşıyor. Ulaşım, enerji kullanımı, gıda tercihleri, atık yönetimi ve ürün tasarımı gibi birçok alanda yapılan değişiklikler, sürdürülebilir bir konser modelinin mümkün olduğunu ortaya koyuyor.

Bu girişim, yalnızca bireysel bir sanatçı projesi olmanın ötesine geçerek, küresel eğlence endüstrisinin geleceğine dair önemli bir örnek oluşturuyor.

Hızla Popülerleşen 10 Spor: Neden Yükseliyorlar ve Gelecekte Ne Olacak?

0

Spor dünyası son yıllarda hızla değişen yaşam tarzları, dijital kültür ve sosyal medya etkisiyle birlikte daha erişilebilir ve daha sosyal hale gelen yeni aktivitelerle yeniden şekilleniyor.

Günümüzde en hızlı büyüyen sporlar; erişilebilirlik, sosyal etkileşim, düşük ekipman ihtiyacı ve güçlü çevrim içi topluluk etkileşimini bir araya getiren aktivitelerden oluşuyor. Bu hızlı büyümenin arkasında genç kitleler, yaşam tarzı trendleri ve dijital dünyanın etkisi bulunuyor.

Spor dünyası her zamankinden daha hızlı değişiyor. Yeni aktiviteler TikTok gibi platformlarda bir anda popüler hale geliyor, klasik sporlar kendini yeniden şekillendiriyor ve insanlar daha eğlenceli, sosyal ve başlangıç seviyesine uygun hareket yolları arıyor. Bu rehberde en hızlı büyüyen 10 sporu ele alıyoruz, neden trend olduklarını açıklıyoruz ve her biri için gelecekte neler olabileceğine bakıyoruz.

1. Pickleball

Spor

Pickleball, tenis, badminton ve masa tenisinin karışımı olan ve küçük bir kortta oynanan bir raket oyunu.

Tarihi:

1965’te Washington’daki Bainbridge Adası’nda üç arkadaşın yeni bir oyun aramasıyla ortaya çıktı. Tenis, badminton ve masa tenisinden izler taşıyan bu oyun ilk zamanlar basit ekipmanlarla oynandı. Zamanla gelişti ve profesyonel bir yapıya ulaştı.

Neden bu kadar hızlı yayılıyor?

ABD’de özellikle yaşlı yaşam alanlarında, spor merkezlerinde ve country club’larda çok ilgi gördü. Kurallarının kolay öğrenilmesi ve fiziksel olarak yormaması her yaştan insanı içine çekiyor. Austin, Miami ve Los Angeles gibi şehirlerde ter tutmayan tişörtler, esnek şortlar ve hafif spor kıyafetlerine olan talep artıyor. Kanada, İngiltere ve Japonya’ya da yayılıyor. Ünlü isimlerin ilgisi ve profesyonel turnuvalar da bu büyümeyi hızlandırıyor. Erthe ise bu spor için hem rahat hem performans odaklı kıyafetler tasarlıyor.

2. Paddle

Padel, duvarlarla çevrili bir kortta çiftler halinde oynanan bir raket oyunu. Tenis ve squash karışımı gibi.

Tarihi:

1969’da Meksika’da ortaya çıktı ve kısa sürede İspanya ile Arjantin’de popüler hale geldi.

Neden büyüyor?

Hızlı ve sosyal bir oyun olduğu için özellikle gençler tarafından ilgi görüyor. Çeviklik gerektirdiği için hafif ve rahat kıyafetlere ihtiyaç artıyor. Sosyal medya ve influencer etkisi de büyümeyi hızlandırıyor.

3. Golf

Golf artık sadece büyük sahalarda oynanan klasik bir oyun değil. Kısa sahalar, kapalı simülatörler ve teknoloji destekli antrenmanlar sayesinde çok daha ulaşılabilir hale geldi.

Tarihi:

15.yüzyıl İskoçya’sında ortaya çıktı ve yüzyıllardır oynanıyor.

    Neden yeniden popüler?

    Topgolf gibi eğlence merkezleri gençleri çekiyor. Asya’da kısa formatlı golf hızla yayılıyor. Rahat giyim trendi golfü daha modern bir hale getiriyor. Erthe bu alanda hem şık hem performans odaklı kıyafetler sunuyor.

    4. MMA

    1990’larda UFC ile büyük bir çıkış yaptı. Başta sert bir mücadele olarak görülse de zamanla kurallı ve küresel bir yapıya ulaştı.

    Neden büyüyor?

    Dünyanın birçok yerinden sporcular katılıyor. Büyük organizasyonlar ve medya ilgisi artıyor. Gençler arasında MMA salonlarına ilgi yükseliyor.

    5. Trail Running & Ultra Running

    Patika koşuları doğada yapılan ve uzun mesafeleri içeren bir koşu türü.

    Neden büyüyor?

    İnsanlar kapalı alanlardan çok doğada spor yapmayı tercih ediyor. Sosyal medya ekstrem yarışları daha görünür hale getiriyor. Yeni ekipmanlar bu sporu daha erişilebilir hale getiriyor.

    6. E-spor

    1970’lerde başladı ama asıl büyümesini 2000’lerde yaşadı.

    Neden büyüyor?

    Büyük ödüllü turnuvalar, yayın platformları ve sponsorlar sayesinde dev bir sektör haline geldi. Üniversiteler bile e-spor bursları vermeye başladı.

    7. Tırmanış

    Eskiden sadece doğada yapılan bir aktiviteyken artık kapalı salonlarda da yapılıyor.

    Neden büyüyor?

    Salonların artması erişimi kolaylaştırdı. Olimpiyatlara girmesiyle birlikte ilgi daha da arttı.

    8. Kriket T-20

    Klasik kriket uzun sürerken T20 formatı oyunu hızlandırdı.

    Neden büyüyor?

    Maçların kısa olması izleyiciyi artırdı. IPL gibi ligler oyunu küresel hale getirdi.

    9. Sörf

    Polinezya kökenli sörf, Hawaii üzerinden dünyaya yayıldı.

    Neden büyüyor?

    Yapay dalga tesisleri sayesinde sahil olmayan yerlerde bile yapılabiliyor. Sürdürülebilir markalar da ilgiyi artırıyor.

    10. 3×3 basketbol

    Sokak basketbolundan doğdu ve zamanla resmi hale geldi.

    Neden büyüyor?

    Daha az oyuncu gerekiyor ve oyun çok daha hızlı akıyor. Olimpiyatlara girmesiyle birlikte popülerliği arttı.

    Spor dünyası artık daha hızlı, daha sosyal ve daha kolay erişilebilir bir hale geliyor. Pickleball’dan sörfe kadar birçok spor sadece oyun olmaktan çıkıp bir yaşam tarzına dönüşüyor. Bu değişim yeni kıyafet ve ekipman ihtiyacını da artırıyor. Erthe gibi markalar da bu yeni spor kültürünün tam ortasında yer alıyor.

    Bilim İnsanları Elit İnsan Oyuncuları Masa Tenisinde Yenebilen Bir Robot Geliştirdi

    0

    Yapay zekâ ve robotik alanındaki son gelişmeler, özellikle masa tenisi gibi yüksek hız, refleks ve hassasiyet gerektiren spor dallarında makinelerin insan seviyesine ulaşıp hatta bazı durumlarda insan performansını aşabildiğini gösteren dikkat çekici örnekler ortaya koyuyor.

    Masa tenisi, dünyadaki en yüksek beceri gerektiren sporlardan biri olarak kabul ediliyor ve mühendisler artık dünyanın en iyi oyuncularını bile yenebilen bir robot geliştirdi.

    “Ace” adı verilen bu robot, haftada ortalama 20 saat masa tenisi çalışan “elit amatör” oyunculara karşı oynadığı beş maçın üçünü kazanmayı başardı. Bu sonuç, gerçek dünyada yüksek seviyeli, hızlı ve etkileşimli bir sporda robotların insan performansını yakaladığı veya geçtiği en güçlü gösterilerden biri olarak değerlendiriliyor.

    Sony AI tarafından geliştirilen bu sistem, yüksek hızlı algılama, yapay zekâ karar verme mekanizması ve robotik kontrolü birleştirerek gerçek zamanlı insan oyunculara karşı mücadele edebiliyor ve milisaniyelik reflekslerle karar verebiliyor.

    Sony AI Zürih Direktörü ve Ace projesinin lideri robot bilimci Peter Dürr, bu araştırma hakkında şu ifadeleri kullanıyor:

    “Bu çalışma, otonom bir robotun aslında rekabetçi bir sporda kazanabileceğini, insanlarla aynı fiziksel ortamda onların tepki süresi ve karar verme yeteneğini yakalayabileceğini hatta aşabileceğini gösterdi.”

    Dürr ayrıca masa tenisinin büyük bir karmaşıklığa sahip olduğunu belirterek, bu sporun yalnızca hız ve güç değil aynı zamanda milisaniyeler içinde doğru karar verme gerektirdiğini vurguluyor. Bu başarının, fiziksel yapay zekâ ajanlarının gerçek zamanlı etkileşim gerektiren görevlerde kullanılabileceğini gösterdiğini ve daha geniş robotik uygulamalar için önemli bir adım olduğunu ifade ediyor.

    Pong’dan Masa Tenisine: Robotik Gelişimin Yeni Aşaması

    Masa

    Ace, Sony AI ekibinin önceki projelerinden biri olan ve video oyunu Gran Turismo’da insanları geçebilen “Gran Turismo Sophy” adlı yapay zekâdan ilham alıyor. Ancak Ace, gerçek dünyada fiziksel bir sporla mücadele ettiği için çok daha karmaşık bir sistem olarak öne çıkıyor.

    AI sistemleri geçmişte Pong gibi basit oyunlardan başlayarak satranç, Go ve StarCraft II gibi strateji oyunlarında büyük başarılar elde etti. Ancak fiziksel dünyadaki oyunlar, yapay sistemler için çok daha zorlayıcı.

    Bir robotun, sürekli değişen bir çevreyi algılaması, bu değişiklikleri yorumlaması, karar vermesi ve bunları fiziksel hareketlere dönüştürmesi gerekiyor. Üstelik tüm bunlar saniyenin çok küçük bir bölümünde gerçekleşiyor.

    Ace’in Üç Temel Bileşeni

    Ace sistemi üç ana parçadan oluşuyor.

    Birinci parça algılama sistemi. Bu sistem robotun topu görmesini ve takip etmesini sağlıyor. En önemli özelliklerden biri, topun dönüşünü (spin) algılayabilmesi. Masa tenisinde spin, topun sekme ve uçuş yönünü büyük ölçüde değiştiriyor. Önceki robotlar bu dönüşü doğru analiz etmekte zorlanıyordu.

    İkinci parça yapay zekâ “beyni”. Bu bölüm derin pekiştirmeli öğrenme yöntemiyle eğitiliyor. Sistem, sanal ortamlarda milyonlarca deneme yaparak hangi hamlenin işe yarayıp yaramadığını öğreniyor ve anlık karar verebilecek hale geliyor.

    Üçüncü parça robotik donanım. Sekiz eklemli, yüksek hareket kabiliyetine sahip bir robot kolu kullanılıyor. Bu kol, karar verilen hareketi hızlı ve hassas bir şekilde uyguluyor.

    Gerçek Oyunculara Karşı Testler

    Sony AI, Ace’i test etmek için yedi insan oyuncuya karşı oynattı. Bunlar arasında haftada 20 saatten fazla antrenman yapan beş elit amatör ve iki profesyonel Japon lig oyuncusu bulunuyordu: Minami Ando ve Kakeru Sone.

    Robot toplam 13 maç oynadı ve yedi oyunu kazandı. Bu sonuçla üç maç galibiyeti elde etti.

    Profesyonel oyunculara karşı performans daha düşük oldu. Ace, yedi oyundan yalnızca birini kazandı ve her iki profesyonel maçı da kaybetti.

    Performans Analizi

    Analizler, robotun başarısında en önemli faktörün spin algılama sistemi olduğunu gösterdi. Ace, rakiplerinden daha sert vuruşlar yaparak değil, topun dönüşünü doğru okuyarak puan kazandı. Dönüşlü topların yüzde 75’ini başarıyla geri çevirdi.

    Ayrıca servislerde doğrudan sayı kazanmayı başardı ve insan gözlemcileri şaşırtan bazı sıra dışı hareketler gerçekleştirdi.

    Eski Olimpiyat masa tenisi oyuncusu Kinjiro Nakamura, Ace’in bir vuruşunu gördükten sonra şu yorumu yaptı:

    “Bunu başka kimse yapamazdı. Bunun mümkün olduğunu düşünmemiştim. Ama mümkün olması, belki insanların da bunu yapabileceği anlamına geliyor.”

    Gelecek Potansiyeli

    Araştırmacılar, Ace gibi sistemlerin yalnızca robotik gelişim için değil, insan performansını geliştirmek için de kullanılabileceğini düşünüyor. Robotların ortaya koyduğu yeni teknikler, sporcular için öğrenme aracı haline gelebilir.

    Ace, AlphaGo veya DeepBlue gibi tamamen sanal ortamlarda çalışan sistemlerle aynı seviyeye ulaşmış değil. Ancak gerçek dünyada hızlı, hassas ve karmaşık etkileşimlerde yapay zekânın neler yapabileceğini önemli ölçüde genişletiyor.

    Sony AI baş bilim insanı Peter Stone bu gelişmeyi şöyle değerlendiriyor:

    “Bu başarı sadece masa tenisiyle ilgili değil. Yapay zekânın gerçek dünyada algılayıp, düşünüp, hareket edebildiğini gösteren önemli bir dönüm noktası. Bu seviyeye ulaşıldığında, daha önce mümkün olmayan birçok gerçek dünya uygulamasının kapısı açılır.”

    Bir Sonraki Küresel Krizin Ne Zaman Geleceğini Tahmin Edebilir miyiz?

    Küçük görünen olayların tarih boyunca küresel krizlere dönüşebildiği gerçeği, bu tür kırılmaların önceden tahmin edilip edilemeyeceği sorusunu daha da önemli hale getiriyor.

    Dört yüz yıl önce, günümüzde Çekya sınırları içinde yer alan bir bölgede, düşmanı bir pencereden aşağı atmak oldukça dramatik bir siyasi mesaj verme yöntemi olarak görülüyordu. 23 Mayıs 1618’de Prag Kalesi’ndeki şansölyelik binasında bir grup Protestan soylu, Katolik kraliyet yöneticilerini haklarını görmezden gelmekle suçladı. Gergin görüşme, Katolik yöneticiler ve sekreterlerinin binanın üçüncü kat penceresinden aşağı atılmasıyla sonuçlandı.

    İlginç şekilde üç kişi de bu olaydan sağ kurtuldu. Katolik anlatılarına göre bu kurtuluşu meleklerin onları havada yakalaması sağladı. Protestan versiyonuna göre ise düşüşlerini yumuşatan şey oldukça sıradan bir gübre yığınıydı.

    Bu olay aslında Orta Çağ Avrupa’sında Katolik Habsburg İmparatorluğu ile Protestan güçler arasında süregelen uzun çatışmanın küçük bir parçası gibi görünüyordu. Ancak sonuçları çok daha büyük oldu.

    Bu olay, Bohemya’daki Protestan ayaklanmasını tetikledi ve Avrupa tarihinin en yıkıcı savaşlarından biri olan Otuz Yıl Savaşları’na dönüştü. Üç on yıl süren bu çatışma, bir düzineden fazla ülkeyi içine çekti ve milyonlarca insanın ölümüne, kıtlık ve hastalıklara yol açtı.

    Tarih Küçük Olaylarla Büyük Kırılmalara Sahne Oluyor

    Kriz

    Tarih boyunca buna benzer çok sayıda örnek bulunuyor. Doğu Almanya’da bir yetkilinin basın toplantısında yaptığı bir dil sürçmesi Berlin Duvarı’na akın eden binlerce insanı tetikledi ve Soğuk Savaş’ın sonunu hızlandırdı. Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın şoförünün yanlış bir sokağa girmesi, suikastçının hedefi haline gelmesine ve Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan zincirleme olaylara yol açtı. Tunus’ta bir sokak satıcısının polis tarafından tartısından mahrum bırakılmasının ardından kendini yakması ise Arap Baharı’nı tetikledi ve birçok ülkede yönetimleri devirdi.

    Geriye dönüp bakıldığında, bu büyük krizlerin işaretlerinin aslında önceden görülebileceği anlaşılıyor. Ancak hangi küçük olayın büyük bir zinciri başlatacağını öngörmek son derece zor.

    Yapay Zekâ Krizleri Tahmin Edebilir mi?

    Günümüzde araştırmacılar, gelişmiş yapay zekâ modellerinin gelecekte bu tür kırılmaları tahmin edip edemeyeceğini anlamaya çalışıyor. Amaç, küçük olayların nasıl büyük küresel sarsıntılara dönüştüğünü veri üzerinden modellemek.

    Bu fikir aslında yeni değil. 20. yüzyılın ilk yarısında Rus-Amerikalı sosyolog Pitirim Sorokin, imparatorlukların neden çöktüğünü anlamak için veri temelli bir yaklaşım geliştirmişti. Siyasi suikastlar, isyanlar gibi “mikro olaylar” ile iç savaşlar ve devrimler gibi “makro olayları” analiz etmişti.

    Günümüzde Oxford Üniversitesi Dünya Tarihi Laboratuvarı’nda çalışan kompleksite bilimci Peter Turchin bu yaklaşımı sürdürüyor. Ekibi, tarih öncesinden günümüze kadar yaklaşık 80 bin veri parçası toplayarak toplumsal krizleri analiz ediyor.

    Araştırmacılara göre devrimler genellikle birkaç unsurun aynı anda ortaya çıkmasıyla tetikleniyor: elitler arasında artan rekabet, halkın ekonomik olarak zorlaşması ve devletin mali zayıflığı. Bu koşullar bir araya geldiğinde toplumsal çöküş ihtimali artıyor.

    Turchin, 2010 yılında 2020 civarında ciddi siyasi çalkantılar yaşanabileceğini öngörmüştü. Ardından gelen pandemi ve küresel krizler bu öngörünün dikkat çekmesine neden oldu.

    Yapay Zekâ ve Veri Analizi

    Şu anda ekip, büyük veri kümelerini sınıflandırmak için yapay zekâ kullanıyor. Gelecekte ise tahmin modellerinde de yapay zekâdan yararlanılması planlanıyor. Makine öğrenimi algoritmalarının, tarihsel verilerdeki kalıpları daha hızlı ve kapsamlı şekilde analiz edebileceği düşünülüyor.

    Ancak tüm uzmanlar bu konuda iyimser değil. Bazıları, özellikle “siyah kuğu” olarak adlandırılan tamamen öngörülemez olayların hiçbir model tarafından tahmin edilemeyeceğini savunuyor.

    Güvenlik ve Askeri Kullanım

    Devletler ve askeri kurumlar bu alana büyük ilgi gösteriyor. 2020’de ABD’de kullanılan Raven Sentry adlı yapay zekâ sistemi Afganistan’daki Taliban saldırılarını tahmin etmek için geliştirilmişti. Sistem, hava durumu, sosyal medya verileri ve uydu görüntülerini analiz ederek yaklaşık %70 doğruluk oranına ulaştı.

    Benzer şekilde bazı şirketler, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini açık veri analizleriyle önceden tahmin ettiklerini iddia ediyor. Ancak bu iddialar bağımsız olarak doğrulanmış değil.

    Finansal Krizlerin Öngörülmesi

    Yapay zekâ aynı zamanda finansal krizleri tahmin etmek için de kullanılıyor. Stanford Üniversitesi’nden Antonio Coppola’nın çalışmaları, büyük veri setleriyle eğitilen modellerin hangi yatırımcıların kriz döneminde en çok zarar edeceğini tahmin edebildiğini gösteriyor.

    Bir çalışmada 40 trilyon dolarlık finansal veri analiz edildi ve 2020 krizinde piyasaların nasıl hareket edeceği büyük oranda doğru tahmin edildi. Bu yöntem geleneksel ekonometrik modellerden daha başarılı sonuçlar verdi.

    Yapay Zekânın Risk Oluşturma İhtimali

    İlginç bir şekilde yapay zekânın kendisi de krizlerin nedeni olabilir. Uzmanlar, yapay zekâ yatırımlarında oluşabilecek bir balonun patlaması durumunda küresel finans sisteminin etkilenebileceğini belirtiyor.

    Bazı yapay zekâ sistemleri ise gelecekte riskleri %20 ila %40 arasında küresel kriz ihtimali olarak değerlendiriyor. Ancak bu tahminler kesin değil ve büyük belirsizlik içeriyor.

    Yapay zekâ, büyük ölçekli krizleri önceden tahmin etme konusunda umut verici bir araç haline gelse de, sistemler henüz insan davranışının karmaşıklığını tam olarak açıklayamıyor. Tarih, küçük olayların büyük kırılmalara dönüşebileceğini defalarca gösterdi. Ancak hangi küçük dalganın tsunamiye dönüşeceğini önceden bilmek hâlâ en büyük zorluk olmaya devam ediyor.

    Sonuç olarak, tarih boyunca yaşanan büyük krizlerin çoğu, başlangıçta sıradan görünen küçük olayların birikmesiyle ortaya çıkıyor ve bu durum, gelecekte benzer kırılmaların önceden tespit edilip edilemeyeceği sorusunu sürekli gündemde tutuyor. Yapay zekâ ve büyük veri analizleri, bu süreçleri anlamak ve olası riskleri önceden görmek için güçlü araçlar sunuyor olsa da, insan davranışlarının karmaşıklığı, politik belirsizlikler ve öngörülemeyen “kara kuğu” olayları nedeniyle kesin tahminler yapmak hâlâ büyük bir zorluk olarak kalıyor. Buna rağmen geliştirilen modeller, krizlerin nerede ve nasıl etkiler yaratabileceğine dair daha net senaryolar üretebiliyor ve özellikle finans, güvenlik ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda karar alma süreçlerini destekleyebilecek önemli bir rehberlik sağlıyor. Gelecekte bu teknolojilerin daha da gelişmesiyle birlikte, krizlerin tamamen önlenmesi mümkün olmasa bile, etkilerinin daha iyi yönetilmesi ve toplumların daha hazırlıklı hale gelmesi ihtimali giderek güçleniyor.

    Yeni Nesil Oltalama Saldırısı: Sahte Davetler

    Sahte dijital davetler üzerinden yürütülen yeni nesil oltalama saldırıları, kullanıcıların günlük iletişim alışkanlıklarını hedef alarak kişisel verileri ele geçirmeyi amaçlayan giderek yaygınlaşan bir siber tehdit türü olarak öne çıkıyor.

    Son dönemde siber güvenlik alanında dikkat çeken yeni bir dolandırıcılık yöntemi, günlük dijital iletişimin sıradan bir parçası haline gelen “davet” mesajları üzerinden yürütülen oltalama (phishing) saldırıları oluyor. Bu yöntem, kullanıcıların güven duygusunu hedef alarak sahte etkinlik davetleri, parti çağrıları veya özel organizasyon linkleri üzerinden kişisel verileri ele geçirmeyi amaçlıyor. Özellikle görsel olarak güvenilir ve tanıdık platformlara benzeyen tasarımlar kullanılması, saldırıların etkisini artırıyor.

    Dijital Davetlerin Güven Unsuru Olarak Kullanılması

    Yeni

    Bu yeni saldırı türünün temelinde, insanların dijital davetlere duyduğu doğal güven bulunuyor. Günlük yaşamda etkinlik davetleri, arkadaş buluşmaları, doğum günü organizasyonları veya iş toplantıları gibi içerikler sıkça e-posta ya da mesaj yoluyla paylaşılıyor. Dolandırıcılar bu alışkanlığı taklit ederek kullanıcıya “özel davet” gibi görünen mesajlar gönderiyor.

    Bu mesajlar çoğunlukla Evite, Paperless Post veya benzeri gerçek davetiye platformlarının arayüzüne benzeyen sahte sayfalar üzerinden hazırlanıyor. Kullanıcıya gelen bağlantı, ilk bakışta güvenilir bir etkinlik sayfasına yönlendiriyor gibi görünüyor. Ancak bu sayfaların arkasında kimlik bilgilerini, şifreleri veya hesap erişimlerini çalmayı hedefleyen sahte sistemler bulunuyor.

    Saldırıların İşleyiş Mekanizması

    Bu tür oltalama saldırılarında süreç genellikle oldukça basit ama etkili ilerliyor. Kullanıcıya gönderilen mesajda genellikle bir etkinliğe davet edildiği belirtiliyor ve “katılmak için tıkla” gibi yönlendirici ifadeler yer alıyor. Mesajın dili çoğu zaman samimi ve kişisel bir ton taşıyor. Bu da kullanıcıda gerçek bir davet olduğu algısını güçlendiriyor.

    Bağlantıya tıklayan kullanıcı, sahte bir giriş sayfasına yönlendiriliyor. Bu sayfa çoğunlukla Google, Apple, Facebook veya e-posta servislerinin giriş ekranına benzeyecek şekilde tasarlanıyor. Kullanıcı burada bilgilerini girdiğinde, bu veriler doğrudan saldırganların eline geçiyor. Bazı durumlarda ise sadece tıklama bile cihazda zararlı yazılım indirilmesine yol açabiliyor.

    Sosyal Mühendislik Unsuru

    Bu saldırı türünün en kritik yönü teknik karmaşıklıktan çok sosyal mühendislik kullanması oluyor. Yani sistem açıklarından ziyade insan psikolojisi hedef alınıyor. İnsanların davet edilme, bir etkinliğe dahil olma veya özel hissetme isteği bu saldırılarda temel araç haline geliyor.

    Dolandırıcılar özellikle aciliyet hissi oluşturan ifadeler kullanıyor. “Sadece bugün geçerli”, “özel davet”, “sınırlı katılım” gibi mesajlar, kullanıcıların düşünmeden hareket etmesine neden oluyor. Bu yöntem, klasik phishing saldırılarına göre daha düşük şüphe uyandırdığı için daha etkili sonuçlar doğuruyor.

    Hedeflenen Platformlar ve Yayılma Yöntemleri

    Saldırılar genellikle e-posta üzerinden başlasa da sosyal medya mesajları, SMS ve hatta mesajlaşma uygulamaları üzerinden de yayılıyor. Özellikle WhatsApp, iMessage ve Instagram gibi platformlar bu tür sahte davetlerin dağıtımında sık kullanılıyor.

    Bazı durumlarda saldırılar, ele geçirilmiş gerçek hesaplar üzerinden gönderiliyor. Bu da mesajın güvenilirliğini artırıyor çünkü kullanıcı, tanıdığı bir kişiden gelen davetiye olduğunu düşünüyor. Bu yöntem, saldırının yayılma hızını da önemli ölçüde artırıyor.

    Tasarım ve Gerçekçilik Faktörü

    Yeni nesil phishing saldırılarında en dikkat çekici unsur, tasarımların giderek daha profesyonel hale gelmesi oluyor. Sahte davet sayfaları artık düşük kaliteli kopyalar değil, gerçek platformlarla neredeyse birebir aynı görünüme sahip.

    Logo kullanımı, renk şemaları, yazı tipleri ve hatta animasyonlar bile taklit ediliyor. Bu durum, kullanıcıların sahte ve gerçek sayfayı ayırt etmesini oldukça zorlaştırıyor. Özellikle mobil cihazlarda ekranın küçük olması, bu sahteciliğin fark edilmesini daha da güçleştiriyor.

    Güvenlik Açısından Riskler

    Bu tür saldırıların en büyük riski yalnızca şifrelerin çalınmasıyla sınırlı kalmıyor. Elde edilen bilgiler daha sonra farklı platformlarda da kullanılabiliyor. Örneğin bir e-posta hesabına erişim sağlandığında, saldırganlar bu hesabı kullanarak yeni phishing saldırıları başlatabiliyor.

    Ayrıca aynı şifreyi farklı platformlarda kullanan kullanıcılar için risk daha da büyüyor. Bir platformdan elde edilen bilgiler, diğer hesaplara erişim için de kullanılabiliyor. Bu durum zincirleme bir güvenlik açığı yaratıyor.

    Kullanıcı Davranışlarının Etkisi

    Bu saldırıların başarılı olmasında kullanıcı alışkanlıkları da önemli rol oynuyor. İnsanlar genellikle davet bağlantılarını hızlıca açma eğiliminde oluyor. Özellikle sosyal bir etkinlik söz konusu olduğunda merak duygusu devreye giriyor ve güvenlik kontrolleri ikinci plana atılıyor.

    Ayrıca mobil cihazlarda linklere tıklama alışkanlığının masaüstüne göre daha yüksek olması, saldırganların işini kolaylaştırıyor. Küçük ekranlar ve hızlı kullanım davranışı, şüpheli detayların gözden kaçmasına neden oluyor.

    Korunma Yöntemleri ve Farkındalık

    Bu tür saldırılardan korunmanın en temel yolu dijital farkındalık seviyesini artırmak oluyor. Kullanıcıların bilinmeyen bağlantılara tıklamadan önce kaynağı kontrol etmesi büyük önem taşıyor. Özellikle davetiye gibi görünen mesajların doğrudan doğrulanması gerekiyor.

    İki faktörlü kimlik doğrulama kullanımı da ek bir güvenlik katmanı sağlıyor. Böylece şifre ele geçirilse bile hesaba erişim engellenebiliyor. Ayrıca şüpheli e-postaların doğrudan açılmadan silinmesi veya güvenlik yazılımlarıyla taranması öneriliyor.

    İmitasyon davetler üzerinden yürütülen phishing saldırıları, siber dolandırıcılığın giderek daha sosyal ve psikolojik temellere dayandığını gösteriyor. Teknik açıklar yerine insan davranışlarını hedef alan bu yöntem, dijital güvenlik anlayışının da sürekli gelişmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Kullanıcıların daha bilinçli hareket etmesi ve dijital davetlere karşı daha dikkatli yaklaşması, bu tür saldırıların etkisini azaltmada en kritik unsur olarak öne çıkıyor.

    Michael Jackson Biyografi Filmi “Michael” Tartışmaların Odağında

    0

    Michael Jackson’ın hayatını konu alan “Michael” filmi, daha vizyona girmeden önce bile hem yapım süreci hem de içerik tercihleri nedeniyle sinema dünyasında geniş tartışmaların odağına yerleşiyor.

    Michael Jackson’ın hayatını konu alan “Michael” adlı biyografi filmi, vizyona girmeden önce bile uzun ve tartışmalarla dolu bir yapım süreciyle dikkat çekiyor. Film, pop yıldızının yükselişini ve müzik kariyerindeki dönüm noktalarını anlatmayı hedefliyor ancak perde arkasındaki kararlar, oyuncu seçimi ve senaryo değişiklikleri projeyi sinema dünyasının en çok konuşulan yapımlarından biri haline getiriyor.

    Başrol Seçimi ve Tarafsızlık Tartışmaları

    Yapım sürecinin en dikkat çekici yönlerinden biri başrol seçimi olarak öne çıkıyor. Filmde Michael Jackson’ı, sanatçının yeğeni Jaafar Jackson canlandırıyor. Bu tercih, fiziksel benzerlik ve sahne performansı açısından olumlu yorumlar alıyor ancak tarafsızlık konusunda soru işaretleri yaratıyor. Aileye bu kadar yakın bir ismin seçilmesi, filmin Jackson’ın mirasını koruma amacı taşıdığı ve eleştirel bir bakıştan uzak kalabileceği yönünde değerlendirmelere yol açıyor. Yapımın Jackson ailesi ve miras yönetimiyle bağlantılı olması, bu tartışmaları daha da güçlendiriyor.

    Senaryo Değişiklikleri ve Hukuki Engeller

    Senaryo süreci, filmin en çok eleştirilen noktalarından biri haline geliyor. İlk planlara göre film, sanatçının hayatının tamamını kapsayacak ve özellikle 1990’lı yıllarda ortaya çıkan ciddi suçlamalara da yer verecekti. Ancak süreç içinde bu yaklaşım değişiyor. 1993 yılında gündeme gelen iddialara ilişkin hukuki anlaşmaların, bu konuların filmde işlenmesini zorlaştırdığı ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda senaryo yeniden yazılıyor ve daha önce çekilmiş bazı sahneler projeden çıkarılıyor.

    Bu değişiklikler yalnızca hikâyeyi değil, yapım sürecini de doğrudan etkiliyor. Yeniden çekimler prodüksiyon maliyetlerini artırıyor ve filmin tamamlanma sürecini uzatıyor. Hikâyenin belirli bir döneme kadar sınırlandırılması, anlatının kapsamını daraltıyor. Film, özellikle 1980’lerin sonlarına kadar olan sürece odaklanarak Michael Jackson’ın en parlak dönemini ön plana çıkarıyor. Bu tercih, eleştirilerin merkezinde yer alıyor çünkü sanatçının sonraki yıllarda yaşadığı tartışmalar filmde yer bulmuyor.

    Müzikal Miras mı, Eksik Portre mi?

    Eleştirmenler, bu yaklaşımın biyografik bir filmden beklenen bütüncül anlatımı zayıflattığını savunuyor. Özellikle Jackson’ın hayatındaki en kritik ve tartışmalı dönemlerin anlatılmaması, filmin seçici bir bakış açısı sunduğu yönünde yorumlara neden oluyor. Buna karşılık yapım ekibi, filmin odağında Michael Jackson’ın müzikal mirası ve sanatsal başarılarının yer aldığını vurguluyor. Film, çocukluk yıllarından başlayarak dünya çapında bir süperstara dönüşümünü ele alıyor ve sahne performansları ile müzik üretimine geniş yer ayırıyor.

    Aile İçindeki Görüş Ayrılıkları

    Yapım süreci boyunca aile içinde de farklı görüşler ortaya çıkıyor. Jackson ailesinin bazı üyeleri projeye mesafeli yaklaşıyor ve galaya katılmıyor. Bu durum, filmin aile içinde bile tam bir uzlaşıyla desteklenmediği yönünde yorumlara yol açıyor. Ayrıca filmde yer alması planlanan bazı karakterlerin ve sahnelerin sonradan çıkarılması, sürecin ne kadar değişken ilerlediğini gösteriyor.

    Filmin vizyon sürecinde de tartışmalar devam ediyor. Eleştirmenler ile izleyiciler arasında belirgin bir görüş ayrılığı ortaya çıkıyor. Eleştirmenler filmin yüzeysel kaldığını savunurken, geniş bir izleyici kitlesi filmi olumlu karşılıyor. Bu durum, Michael Jackson’ın kültürel etkisinin ve güçlü hayran kitlesinin hâlâ etkili olduğunu gösteriyor.

    Tartışma

    Aynı dönemde Jackson hakkında yeni iddiaların gündeme gelmesi, filmin etrafındaki tartışmaları daha da artırıyor. Bu gelişmeler, filmde anlatılan dönem ile gerçek hayattaki tartışmalar arasındaki farkı daha görünür hale getiriyor ve biyografinin ne kadar kapsamlı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor. Sonuç olarak “Michael”, yalnızca bir müzik biyografisi olmanın ötesine geçerek hem yapım süreci hem de anlatım tercihleriyle dikkat çeken bir proje haline geliyor. Film, bir yandan geniş bir izleyici kitlesine ulaşırken diğer yandan Michael Jackson’ın karmaşık mirasını nasıl ele aldığı konusunda süregelen tartışmaların merkezinde yer alıyor.

    “Michael” filmi, yalnızca Michael Jackson’ın yaşamını anlatan bir biyografi olmanın ötesine geçerek yapım süreci, senaryo tercihleri ve anlatım sınırlarıyla yoğun tartışmaların merkezine yerleşiyor. Film, bir yandan sanatçının müzikal başarısını ve küresel etkisini öne çıkarırken diğer yandan eleştirmenler tarafından eksik ve seçici bir anlatım olarak değerlendiriliyor. Tüm bu farklı bakış açıları, yapımı hem sinema dünyasında hem de popüler kültür alanında uzun süre konuşulan bir proje haline getiriyor.

    Formula 1 Türkiye’ye Geri Dönüyor

    0

    Formula 1, Türkiye Grand Prix’sinin 2027 yılından itibaren FIA Formula 1 Dünya Şampiyonası takvimine geri döneceğini açıkladı. Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı ile yapılan yeni anlaşma kapsamında İstanbul Park, 2031 sezonu sonuna kadar takvimde yer alacak.

    Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu (TOSFED), gelecekte düzenlenecek Formula 1 yarışlarında organizasyon ortağı olarak görev alacak. Türkiye Grand Prix’si en son 2020 ve 2021 yıllarında düzenlendi; 2020’de Lewis Hamilton yedinci dünya şampiyonluğunu kazanarak Michael Schumacher’in tüm zamanlar rekoruna ulaştı.

    Formula

    İstanbul Park, Formula 1 takvimine ilk kez 2005 yılında girdi ve kısa sürede şampiyonanın en teknik pistlerinden biri olarak ün kazandı. 5,33 kilometrelik pist, keskin yükselti değişimleriyle hem sürücü becerisini hem de araç performansını zorlayan bir yapıya sahip. Çok apeksli 8. viraj, uzun ve hızlı sol karakteriyle sürücüler için hassasiyet ve kararlılık gerektiren önemli bir sınav sunuyor. İstanbul Park’ta son kazanan isim ise 2021’de Mercedes ile yarışan Valtteri Bottas oldu. Bottas ve Lewis Hamilton, Türkiye Grand Prix’sini kazanan aktif sürücüler arasında yer alıyor.

    Türkiye bugüne kadar dokuz kez Formula 1 yarışına ev sahipliği yaptı ve pist; takımlar, sürücüler ve taraftarlar tarafından sevilen bir durak haline geldi. Rekabetçi yarışlara sahne olan İstanbul Park’ta en çok kazanan pilot, Ferrari ile 2006-2008 arasında üst üste üç zafer elde eden Felipe Massa oldu. Bunun yanında Kimi Raikkonen, Sebastian Vettel ve Jenson Button gibi isimler de pistte zafere ulaştı.

    Formula 1, Türkiye’de büyümesini sürdürüyor. Sporun ülkede 19 milyondan fazla hayranı bulunurken sosyal medyada 7,5 milyonu aşan bir takipçi kitlesi yer alıyor. Instagram takipçi sayısı yıllık yüzde 25 artış gösterirken YouTube izlenmeleri yüzde 107 yükseldi.

    Türkiye Neden 2027’de Takvime Geri Dönüyor

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Formula 1’in dünyanın en önemli spor organizasyonları arasında yer aldığını, özellikle genç kitleye hitap eden yapısı ve otomotiv teknolojilerindeki öncülüğüyle öne çıktığını ifade etti. Türkiye’de de geniş bir izleyici kitlesine sahip olan organizasyonun özellikle gençler arasında büyük ilgi gördüğünü, yarışların yaklaşık 19 milyon kişiye ulaştığını ve milyonlarca kişinin sosyal medya üzerinden takip ettiğini belirtti. Türkiye’nin daha önce 2005-2011 arasında yedi, pandemi döneminde ise 2020 ve 2021’de iki yarışa ev sahipliği yaptığına dikkat çeken Erdoğan, 8. virajıyla ün kazanan İstanbul Park’ın 2027-2031 arasında yeniden heyecan verici yarışlara sahne olacağını vurguladı. Türkiye’nin takvime dönüşünün, ülkenin organizasyon kapasitesine, spor ve sağlık altyapısına ve misafirperverliğine duyulan güvenin bir göstergesi olduğunu dile getirdi.

    Geri Dönüş Heyecanı

    Formula 1 Başkanı ve CEO’su Stefano Domenicali, 2027’den itibaren İstanbul’a dönmekten memnuniyet duyduğunu ve Türkiye’deki taraftarlarla yeniden buluşacaklarını ifade etti. İstanbul’un Avrupa ile Asya arasında kültürel bir köprü oluşturduğunu ve tarih ile modern yaklaşımı bir araya getiren yapısıyla öne çıktığını belirtti. Geçmişte İstanbul Park’ta unutulmaz anlar yaşandığını hatırlatan Domenicali, yeni dönemde de taraftarlara heyecan verici yarışlar sunulacağını vurguladı.

    FIA Başkanı Mohammed Ben Sulayem ise Formula 1’in Türkiye’ye dönüşünü sporun küresel büyümesinin güçlü bir göstergesi olarak değerlendirdi. İstanbul Park’ın Formula 1 tarihinde özel bir yere sahip olduğunu belirten Sulayem, bu geri dönüşün şampiyonanın dinamik pazarlarda genişleme hedefini desteklediğini ifade etti. Bu iş birliğinin yalnızca Formula 1’in Türkiye’deki geleceğini güvence altına almakla kalmayıp aynı zamanda motor sporlarının gelişimine de katkı sağlayacağını dile getirdi.

    TOSFED Başkanı Eren Üçlertoprağı, devlet desteği ve yoğun çalışmalar sonucunda Türkiye Grand Prix’sinin yeniden takvime dahil edilmesinden büyük memnuniyet duyulduğunu açıkladı. 2027’de düzenlenecek yarış için hazırlıkların başladığını belirten Üçlertoprağı, İstanbul’da tribünlerin dolu olduğu, Türkiye’ye yakışır bir organizasyon gerçekleştirmek için çalışmaların sürdüğünü ifade etti.

    Bu anlaşma, Türkiye’nin uluslararası motor sporları sahnesindeki konumunu yeniden güçlendirirken İstanbul Park’ı da Formula 1 takviminin kalıcı ve önemli duraklarından biri haline getiriyor. 2027’den itibaren düzenlenecek yarışların, hem ülke ekonomisine hem de turizmine önemli katkılar sağlaması bekleniyor. Özellikle İstanbul’un küresel bir spor ve etkinlik merkezi olarak öne çıkması, Formula 1’in yarattığı uluslararası görünürlükle daha da pekişecek.

    Aynı zamanda bu dönüş, Türkiye’de motor sporlarına olan ilgiyi artırarak yeni nesil sürücüler ve spor profesyonelleri için de ilham kaynağı olacak. Tribünlerin yeniden dolması, yerli ve yabancı taraftarların İstanbul’da buluşması ve pistte yaşanacak rekabetin tekrar canlanması, organizasyonun yalnızca bir yarıştan ibaret olmadığını ortaya koyacak. İstanbul Park’ın geçmişte olduğu gibi yine unutulmaz anlara sahne olması ve Formula 1 takviminde güçlü bir yer edinmesi, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin spor dünyasındaki etkisini daha da ileri taşıyacak.

    Spotify Son 20 Yılın En Çok Dinlenen İsimlerini Açıkladı

    0

    Dijital müzik platformu Spotify, kuruluşunun 20. yılına özel olarak bugüne kadarki en çok dinlenen içeriklerini ilk kez kamuoyuyla paylaştı. Açıklanan listeler, müzikten podcast’e, sesli kitaplardan albümlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı. Küresel dinleme alışkanlıklarını ortaya koyan listelerde zirvedeki isimler kadar, bazı yıldızların yokluğu da dikkat çekti.

    Detaylar haberimizde…

    20 Yılda Müzik Endüstrisini Dönüştüren Platform

    Nisan 2006’da kurulan Spotify, aradan geçen 20 yılda müzik dinleme alışkanlıklarını köklü biçimde değiştirdi. Fiziksel satışlardan dijital stream ekonomisine geçişte başrol oynayan platform; kişiselleştirilmiş çalma listeleri, yıl sonu özeti olan Spotify Wrapped ve son dönemde tartışma yaratan yapay zekâ entegrasyonlarıyla sektörde belirleyici bir güç haline geldi. Bu süreçte sadece müzik değil, podcast ve sesli kitap gibi içerikler de platformun büyümesinde önemli rol oynadı.

     Zirvenin Sahibi: Taylor Swift

    Christopher Polk / Billboard, Getty Images aracılığıyla

    Spotify’ın verilerine göre son 20 yılın en çok dinlenen sanatçısı Taylor Swift oldu. Onu Bad Bunny ve Drake takip etti.

    İlk 10 listesinde ayrıca The Weeknd, Ariana Grande, Ed Sheeran ve Justin Bieber gibi popüler isimler yer aldı.

    Ancak listenin en çok konuşulan detayı, Beyoncé’nin ilk 20’de yer almaması oldu. Küresel ölçekte büyük bir hayran kitlesine sahip sanatçının ne sanatçılar ne de şarkılar listesinde bulunmaması dikkat çekti.

    En Çok Dinlenen Albüm ve Şarkı

    Bad Bunny © Mauricio Santana

    Spotify verilerine göre tüm zamanların en çok dinlenen albümü, Bad Bunny imzalı Un Verano Sin Ti oldu. En çok dinlenen şarkı ise Blinding Lights. The Weeknd’in bu parçası, uzun süre global listelerde zirvede kalarak rekor kırmıştı. Listede ayrıca Shape of You ve Starboy gibi hit parçalar da üst sıralarda yer aldı.

    Podcast Dünyasının Zirvesi

    Spotify’ın müzik dışı içeriklerinde ise zirvede The Joe Rogan Experience bulunuyor. Program, yıllardır platformun en çok dinlenen podcast’i olmayı sürdürüyor. Listede ayrıca “Crime Junkie” ve “The Daily” gibi popüler yapımlar da öne çıktı.

    En Çok Dinlenen Sesli Kitap

    Sesli kitap kategorisinde ise zirve, A Court of Thorns and Roses ile Sarah J. Maas’ın oldu. Listede ayrıca The Fellowship of the Ring ve Sapiens gibi kült eserler de yer aldı.

    Tüm Listeler Ne Anlatıyor?

    Spotify’ın paylaştığı bu kapsamlı veriler, son 20 yılda müzik tüketiminin nasıl şekillendiğini açıkça ortaya koyuyor. Latin müziğin yükselişi, pop ve hip-hop’un küresel dominasyonu ve dijital platformların içerik çeşitliliği dikkat çeken başlıklar arasında yer alıyor.

    Öte yandan listeler, sadece popülerliği değil aynı zamanda kullanıcı davranışlarını da yansıtıyor. Sürekli tekrar dinlenen hit şarkılar, algoritma destekli keşif sistemleri ve globalleşen müzik kültürü, sonuçların belirlenmesinde önemli rol oynuyor.

    Sürprizler ve Tartışmalar

    Listede en çok dikkat çeken detaylardan biri ise Beyoncé’nin hiçbir kategoride ilk 20’ye girememesi oldu. Dünya çapında milyonlarca hayrana sahip olan sanatçının ne şarkılar ne albümler ne de sanatçılar listesinde yer almaması, müzik dünyasında şaşkınlık yarattı.

    Uzmanlara göre bu durum, sadık hayran kitlesine sahip sanatçıların etkisinin, sürekli tekrar dinlenen “stream dostu” şarkılara kıyasla farklı ölçülmesinden kaynaklanıyor olabilir.

    Küresel müzik pazarında son yılların en güçlü akımlarından biri olan K-pop da listede sınırlı temsil buldu. Türü temsil eden tek grup BTS oldu. Bu durum, özellikle yoğun ve organize hayran kitlesiyle bilinen K-pop dünyası için sürpriz olarak değerlendirildi.

    Dijital Kültürün Yeni Haritası

    Spotify’ın 20 yıllık dinleme verileri, yalnızca popülerliği değil aynı zamanda dijital kültürün nasıl şekillendiğini de ortaya koyuyor. Küresel dinleme alışkanlıkları artık coğrafi sınırları aşarken, kullanıcı davranışları algoritmalarla birlikte yeni trendleri belirliyor.

    Bu listeler, müzik dünyasının geçmişine ışık tutarken, gelecekte hangi türlerin ve sanatçıların öne çıkacağına dair de güçlü sinyaller veriyor.

    Tüm Listeleri aşağıda yer almaktadır:

    • Spotify’a göre tüm zamanların en çok dinlenen sanatçıları:
    1. Taylor Swift
    2. Bad Bunny
    3. Drake
    4. The Weeknd
    5. Ariana Grande
    6. Ed Sheeran
    7. Justin Bieber
    8. Billie Eilish
    9. Eminem
    10. Kanye West
    11. Travis Scott
    12. BTS
    13. Post Malone
    14. Bruno Mars
    15. J Balvin
    16. Rihanna
    17. Coldplay
    18. Kendrick Lamar
    19. Future
    20. Juice WRLD
    • Spotify’a Göre Tüm Zamanların En Çok Dinlenen Albümleri
    1. Un Verano Sin Ti by Bad Bunny
    2. Starboy by The Weeknd
    3. ÷ (Deluxe) by Ed Sheeran
    4. SOUR by Olivia Rodrigo
    5. After Hours by The Weeknd
    6. SOS by SZA
    7. Hollywood’s Bleeding by Post Malone
    8. Lover by Taylor Swift
    9. AM by Arctic Monkeys
    10. WHEN WE ALL FALL ASLEEP, WHERE DO WE GO? by Billie Eilish
    11. Future Nostalgia by Dua Lipa
    12. beerbongs & bentleys by Post Malone
    13. ? by XXXTENTACION
    14. MAÑANA SERÁ BONITO (BICHOTA SEASON) by KAROL G
    15. YHLQMDLG by Bad Bunny
    16. Doo-Wops & Hooligans by Bruno Mars
    17. Views by Drake
    18. Midnights by Taylor Swift
    19. Scorpion by Drake
    20. Beauty Behind The Madness by The Weeknd
    • Spotify’a Göre Tüm Zamanların En Çok Dinlenen Şarkıları
    1. “Blinding Lights” by The Weeknd
    2. “Shape of You” by Ed Sheeran
    3. “Sweater Weather” by The Neighbourhood
    4. “Starboy” by The Weeknd and Daft Punk
    5. “As It Was” by Harry Styles
    6. “Someone You Loved” by Lewis Capaldi
    7. “Sunflower – Spider-Man: Into the Spider-Verse” by Post Malone and Swae Lee
    8. “One Dance” by Drake, Wizkid, and Kyla
    9. “Perfect” by Ed Sheeran
    10. “STAY (with Justin Bieber)” by The Kid LAROI and Justin Bieber
    11. “Believer” by Imagine Dragons
    12. “I Wanna Be Yours” by Arctic Monkeys
    13. “Heat Waves” by Glass Animals
    14. “lovely (with Khalid)” by Billie Eilish and Khalid
    15. “Yellow” by Coldplay
    16. “The Night We Met” by Lord Huron
    17. “Closer” by The Chainsmokers and Halsey
    18. “BIRDS OF A FEATHER” by Billie Eilish
    19. “Riptide” by Vance Joy
    20. “Die With A Smile” by Lady Gaga and Bruno Mars
    • Spotify’a Göre Tüm Zamanların En Çok Dinlenen Podcast’leri
    1. The Joe Rogan Experience
    2. Gemischtes Hack
    3. Crime Junkie
    4. Armchair Expert with Dax Shepard
    5. Last Podcast On The Left
    6. The Daily
    7. Fest & Flauschig
    8. Morbid
    9. My Favorite Murder with Karen Kilgariff and Georgia Hardstark
    10. Relatos de la Noche
    11. Call Her Daddy
    12. Não Inviabilize
    13. Pardon My Take
    14. Distractible
    15. La Cotorrisa
    16. Dateline NBC
    17. Mordlust
    18. Baywatch Berlin
    19. Hobbylos
    20. Killer Stories with Harvey Guillén
    • Spotify’a Göre Tüm Zamanların En Çok Dinlenen Sesli Kitapları
    1. A Court of Thorns and Roses by Sarah J. Maas
    2. The Fellowship of the Ring by J.R.R. Tolkien
    3. Fourth Wing by Rebecca Yarros
    4. I’m Glad My Mom Died by Jennette McCurdy
    5. A Court of Mist and Fury by Sarah J. Maas
    6. Lights Out by Ted Koppel
    7. A Court of Wings and Ruin by Sarah J. Maas
    8. The 48 Laws of Power by Robert Greene
    9. The Housemaid by Freida McFadden
    10. Iron Flame by Rebecca Yarros
    11. The Woman in Me by Britney Spears
    12. A Game of Thrones by George R.R. Martin
    13. Icebreaker by Hannah Grace
    14. It Ends with Us by Colleen Hoover
    15. The Seven Husbands of Evelyn Hugo by Taylor Jenkins Reid
    16. A Court of Silver Flames by Sarah J. Maas
    17. The Subtle Art of Not Giving a F*ck by Mark Manson
    18. The Boyfriend by Freida McFadden
    19. Sapiens by Yuval Noah Harari
    20. Funny Story by Emily Henry

    Kaynak: Gizmodo. (2026, April 24). Spotify reveals its most streamed music of the last 20 years. https://gizmodo.com/spotify-reveals-its-most-streamed-music-of-the-last-20-years-2000750160

    Spotify. (2026, April 23). 20 most streamed music, podcasts, and audiobooks. Spotify Newsroom. https://newsroom.spotify.com/2026-04-23/spotify-20-most-streamed-music-podcasts-audiobooks/