Geçen hafta izlediğim ve sonrasında da size haberini hazırladığımız “Figure robot” videosu üzerine biraz düşünmeliyiz sanırım. Her an birşey izlediğimiz, her saniye bir şey izleme potansiyelimiz olan günlerdeyiz. O sebeple aslında bu izlediğimiz üç ve belki de dört dakikamız çok ama çok değerli. Peki izlediğimiz bir video bizden aldığı zamandan çok daha fazla bir şey katabilir mi bize?
Bir depo. Konveyör bandı. Ve iki taraf: Bir insan işçi, bir robot filosu. Görev aynı, süre aynı, ortam aynı. Ekrana bakarken içimde tuhaf bir his oluştu. Korku değil tam olarak. Hayranlık da değil. İkisi arasında bir yerde, tam adını koyamadığım bir şey.
Sonra gelen rakamlar;
10 saatin sonunda insan 12.924, Robot 12.732 paket işlemişti. Yüzde 1,3 fark. İnsan kazanıyor.
Sonra insan evine gidiyor fakat Robot durmuyor.
İşte tam da düşünmemiz gereken kısım buradan sonra başlıyor.
Haberi ilk okuduğumda hemen geçiştirmedim. İstatistikler ve karşılaştırmalar çok ilgimi çeker. 10 saatlik kısma kadar geçiştirdim ve “Teknoloji haberi, güzel” dedim kendi kendime, sıradaki habere baktım. Sonra kahvemi bitirirken aklıma “Peki ya sonra?” sorusu geldi. Haberin kalan kısmını da inceledim ve ve o an anladım ki aslında bu bir teknoloji haberi değil. Bu, çok daha eski ve çok daha ağır bir sorunun yep yeni versiyonu.
Yorgunluğun değeri üzerine
Çocukken dedem anlatırdı. Dokuma fabrikasında çalışırmış gençliğinde. “Ellerim kanardı” derdi. “Ama o kan, aslında ekmek parasıydı.” O dönemde emeğin bir bedeni vardı. Terinin kokusu ve yorgunluğun sesi vardı.
Şimdi ise bir yazılım güncellemesiyle o yorgunluğun aşılabilir hale geldiği zamanlara tanık oluyoruz.
Figure AI’nin bu haftaki deneyinde robotu durduran tek şey bataryası değildi — aslında onu durduracak neredeyse hiçbir şey yoktu. İnsan öğle arası vermek zorundaydı. 6. saatte yavaşlayan insan sekizinci saatte hata yapmaya başladı. Robot yapmadı; aynı hızda, aynı hassasiyetle, aynı sabırla devam etti.
Ve tam burada aklıma gelen o soru: Yorgunluk, bir zayıflık mıydı? Yoksa insanın emeğini değerli kılan şeyin ta kendisi miydi?
Yarış değil, sahne değişimi
Bu deneyi “yarış” olarak sunmak yanlış. İnsan ve robot aynı şeyi yapmıyor, sadece aynı görevi yerine getiriyor. Ve bu ayrım, küçük görünüyor ama aslında her şey bu ayrımda saklı.
İnsan, bir paketi yanlış bulduğunda sadece onu doğru yere koymuyor. Neden yanlış geldiğini fark ediyor. Bandın hızının değiştiğini hissediyor. Yanındaki arkadaşının moralinin bozuk olduğunu görüyor. Bunların hiçbirini raporlamıyor, hesaplamıyor, veri olarak işlemiyor. Sadece biliyor. Ve bu bilgi, sayıya dökülemiyor.
Robot ise o paketi doğru yere koyuyor. Eksiksiz. Hızlı. Ve bir dahaki pakete geçiyor.
Hangisi daha iyi? Soruyu böyle sormak bile mümkün değil aslında. Çünkü bunlar iki farklı varlığın iki farklı bakış açısı ile aynı dünyada iş yapma biçimi. Ama biz, sanki aynı dünyada aynı kurallara göre yarışıyorlarmış gibi değerlendirmeye devam ediyoruz.
Sondaki can sıkıcı gerçek
Figure AI’nin CEO’su Brett Adcock, 10 saatin sonunda robotu durdurmadı. Sistem hatasız çalışıyordu, neden dursun ki? Yayın kapanmadı. 100 saatte 100.000 paket tasnif edildi.
O gece insan eve gidip ne yaptı acaba?
Yemek yedi. Uyudu belki. Sabah kalktı, işe gitti. Ve muhtemelen bu deneyi ya hiç duymadı ya da duyup geçiştirdi. Çünkü insanlar genellikle kendileriyle ilgili olan büyük değişimleri en son öğreniyor.
Şimdi şunu söyleyeyim — ve bunu söylerken kendimi de dahil ediyorum bu cümleye: Bu deneyin anlamını gerçekten kavramak için önce şu soruyu sormamız gerekiyor. Biz ne zamandan beri emek ile verimlilik arasındaki farkı karıştırmaya başladık? Ne zamandan beri bir insanın değeri, bir saatte kaç paket kaldırabildiğiyle ölçülür oldu?
Bu soruyu sormadan yapılan her teknoloji tartışması, eksik bir tartışma.
“Ama yeni işler çıkacak” meselesine dair
Her büyük otomasyon dalgasından sonra aynı cümle çıkıyor: “Endişelenmeyin, yeni meslekler doğacak.” Bu doğru. Buharlı makine geldi, lokomotif makinistleri çıktı. Bilgisayar geldi, yazılımcılar çıktı. Yapay zeka geldi, prompt mühendisleri çıktı.
Ama bu tartışmada genellikle atlanan bir şey var.
Lokomotiften önce at arabası süren adam, yeniden eğitilip lokomotif kullanmadı. Muhasebe defterini elle dolduran veznedar, emeklilik çağında yazılım öğrenmedi. Bu geçişler, aynı insanları kapsayan geçişler değil. Bu geçişler, bir kuşağı feda edip bir sonrakine yatırım yapan geçişler. Ayrıca kapitalizmin her geçen gün daha da vahşi bir şekilde nüfus artış hızının aksine bir işten çıkarma ve işe alım yaptığını da unutmamak lazım. Daha geçen aylarda 8.000 personel çıkaran Meta geçen hafta 800 kişi işe aldı… Aradaki fark bile işsizler ordusunu kurmaya tek başına yeter.
Ve şu an yaşanan değişimin hızı, takdir edersiniz ki tarihteki hiçbir otomasyon dalgasıyla kıyaslanamaz.
Asıl soru bu değil
“Robotlar işimizi elimizden alacak mı?” sorusu yanlış soru. Doğru soru şu: Biz, emeği bir insan hakkı olarak mı görüyoruz, yoksa bir maliyet kalemi olarak mı?
Eğer emek bir maliyet kalemiyse, o zaman evet — robotu tercih etmek rasyonel bir karar olabilir elbette; daha ucuz, daha hızlı, daha az şikayetçi ve de hiç yorulmuyor.
Ama eğer emek bir insan hakkıysa — çalışmak, üretmek, bir topluluğa katkı vermek bir ihtiyaçsa — o zaman bu deneyin sonuçları bizi çok farklı bir yere götürüyor. Ve o yerde rakamlar değil, sorular bizi bekliyor.
10 saatte insan kazandı. Sonra eve gitti, uyudu.
100 saatte robot durdurmadı. Çünkü uyuması gerekmiyordu.
Aradığımız cevap her ne ise işte bu 90 saatlik farkın içinde.



